Sosyal Medya >
Arama
Beslenme Kişilikleri

Beslenme Kişilikleri

(Bu yazı Instagram gönderileri olarak hazırlanmış bir serinin derlenmesidir)

Yiyici tiplerinden bahsedelim. Yiyici tipleri resmi bir tanım değil tabii ki. Bir DSM açsanız, bir psikoloji dersi kitabı açsanız böyle bir tanımla karşılaşmayacaksınız. Ancak kendimizi anlamamıza model olacak örnek kümeler bunlar yalnızca.

Kimler var bu listede:

– Kaotik beslenen
– Diyet zehirlenmesi yaşayan
– Duyguları ile başa çıkamayan
– Yemeyi başka bir şeyin yerine koyan
– Yemeyi istemeyen

Öncelikle kaotik yiyici.

Farkındalıkla yemek neyse kaotik yiyici de onun tam tersi biri. Hayatındaki kaos, düzensizlik, yeme davranışına da sirayet etmiştir.
Bu kişi evde çocuklarla kalan ve evin işleri ile çocukların bakımından mesul biri olabilir.
Hem çalışıyor hem de evin, çocukların düzenini takip etmesi bekleniyor olabilir.
Yoğun bir iş yaşantısı var, mesaisi sanki hiç bitmiyor, yemek arasında bile bir yandan çalışıyor olabilir.
Sanki bir 112 ve herkesin başı sıkıştığında aradığı, herkesin de işine koşturan kişi olabilir.

Kısaca gördüğünüz gibi kendisi için değil, sürekli başka bir şey için koşturan biridir, bizim kaotik yiyici.

Doktor randevusu ertelenir, kimseye kolay kolay hayır diyemez. “Keşke gün 24 saat olmasaydı! Kendime hiç vakit ayıramadım” da diyebilir. Ama aslında ona 28 saatlik gün versek, o yine kendine vakit ayıramaz 😥 Beceremediğinden değil, gönlü elvermediğinden.

Nasıl bazen son dakikaya kadar, iyice sıkışana kadar tuvalete gitmiyorsa, kendisini doyurması da bundan farksızdır. Ya gerçekten çok acıkana kadar açlığını fark etmiyordur ya da açlığını fark etmiyordur. Onun yerine muhtemelen bir baş ağrısı, bir moral bozukluğu ya da odaklanamadığını fark edince saatlerdir yemediğini anlıyordur.

Belki yemek araları çok açılmıyordur, o zaman da yüksek ihtimalle bir yandan en az bir başka iş yaparken kendini doyurmayı deniyordur. Ya bilgisayar başında iş yaparken, ya arabada bir yerden bir yere giderken, ya da, belki de bir yandan çocukları doyurmayı çalışırken kendine ne beslediğine bakmaksızın.

Kaotik beslenen kişi hızlı hazırlanan, hızlı yenen ya da hazırlanmayıp sipariş edilen şeyleri tercih edebilir. Yemek yapacak ya da yiyecek vakti olmadığı için tek elle yenen şeyleri tercih edebilir.

Kendini ya çok aç bıraktığından ya da aklı başka yerdeyken bir şeyler yediğinden, muhtemelen rahat hissettiği doyma raddesinin de üzerine çıkana kadar yiyecektir.

Kısaca acıkmak bir dert, doymak bir dert. Üstelik daha başka onca derdin arasında.

İkincisi diyet zehirlenmesi yaşayan.

Hani biz beslenme alanında konuşanlar demeye bayılıyoruz ya: Şeker zehir değildir, bir yiyeceği zehirli yapan miktarıdır. Gerçi hala hepimiz demiyoruz. Ben zaten bunu da demiyorum. Çünkü zehirli yapan miktarı değildir. Ama zehirleyen, hasta eden bir miktar olabilir. Yoksa su az da içsen çok da içsen zehirli bir şey değildi. Mümkün değil, haşikio, zehir yok içinde. Ama aslında kimi baharatlar zehirlidir. Bu yüzden sıcak iklimlerde baharatlı yiyeceklere daha çok rastlanır. Güvendiğiniz beslenme uzmanınıza sorun, baharat, zehir ve sıcak iklim ilişkisini, açıklayamıyorsa bir psikoloji uzmanından daha az beslenme bilgisi bildiği için kafanızda soru işareti oluşsun. Artık oluşsun o soru işaretleri 😊

Diyet zehirlenmesine geldim. Burada da tıpkı su konusunda olduğu gibi zehirleyen diyetin miktarı oluyor. Artık o diyetler 6 yaşından beri mi, 6. sınıftan beri mi yoksa üniversite ile mi birlikte başladı onu siz biliyorsunuz, ama yıllardır bir kilo verme meselesi var hayatınızda. İlla bir ya da birçok diyetisyene gitmiş olmanız gerekmiyor. Ama gittiyseniz eğer zehirlenme riski artıyor. Herhangi bir diyete girmiş olmanız dahi gerekmiyor. Ben hayatında hiç diyet yapmamış ama bozulmuş yeme davranışlarına sahip kişilerle de çalıştım. Diyet taktikleri yapmak yeterli. İlla ki bir “Ketojenik diyet” ya da “Aralıklı oruç” diye bir etiketin altına girmek gerekmiyor. Belki o etiketlere sığmayacak kadar özelsinizdir. Ama diyet kültürünün ve medyanın zayıf olma baskısından muaf olacak kadar değil.

Artık o kadar çok diyet, taktik, kural, pardon “sağlıklı beslenme alışkanlıkları” denemişsinizdir ki, biri bir öneri getirdiğinde, diyetten bahsettiğinizde göğsünüz sıkışır. Yeter diyet de diyetisyen de duymak istemiyorum dersiniz (ama çok tatlı diyetisyenler var demeyin öyle).


Dediğimiz gibi, neyden gereğinden çok tüketirsen tüket, sorun var. Su ve oksijen dahil. Glikoz da demek lazım burada ama, siz anladınız neden demiyorum.

Peki diyet zehirlenmesi yaşadığımızın “bulguları” nedir (tekrar ediyorum hakiki bir zehirlenmeden bahsetmiyorum.)

Her yeni kilo verme girişimi daha kısa sürüyordur. Hatta sabah başlayıp akşam biten “bu aralar biraz dikkat ediyorum”lar olabilir.
Kilo verme uğraşı ya da diyet düşüncesinin gelmesi daha fazla yeme isteğine sebep oluyor olabilir.
Bir diyetisyen randevusu ya da “Pazartesi diyete başlıyorum” düşüncesi, sanki kıtlıktan çıkmışçasına daha fazla yemenize sebep oluyor olabilir.
Diyet yapıp kilo verdiğiniz zamanlar olsa da, her seferinde başladığınız kilonun üzerine çıkmış, belki de şimdi en yüksek kilonuzda oluyor olabilirsiniz.
Muhtemelen ya anneniz ya babanız ya da ikisi de diyet yapıyor, yemesine dikkat ediyor ya da yemesine dikkat etmesi gerektiği ile ilgili yıllardır konuşuyordur.
Artık diyet yapsanız bile kilo veremiyor olabilirsiniz.
Belki de yiyeceklerin kalorisini istemesiniz bile zihninizde hesaplıyor, kendi kendine çalışan muhasebeciyi bir türlü kovamıyorsunuzdur.
Suyu yemekten önce mi, sonra mı, kalkınca mı, limonlu mu, limonsuz mu, 2 litre mi, susadıkça mı, içeceksiniz karışmaya başladıysa. Ya da belki su değil ama illa bir şeyler karışmaya başladıysa ve “Yemek yemek bu kadar zor olmamalıydı” diye düşünüyorsanız, diyet zehirlenmesi yaşıyor olma ihtimaliniz var.

Dışarıdan diyetler, kurallar, “sürdürülebilir beslenmeler”, “sağlıklı yaşamlar” o kadar dayatılmış, ağzınızdan öneriler girmiş burnunuzdan çaresizlik fışkırmışsa, artık ne kendi bedeninizi duyuyor ne de ona iyi bakmayı hatırlıyorsunuz muhtemelen.

Diyet zehirlenmesi, yetişkin bir insanı alıp, bir bebek kadar çaresiz bırakmaktır.
BENCE.

Sıradaki, duyguları ile başa çıkamayan.

Duygusal yeme meselesi kısaca. Öncelikle, hangimiz duygularımızla başa çıkabiliyoruz ki? Herkesin duyguları ile başa çıkarken tam da başa çıkamama yöntemleri var. Aşırı alışveriş, aşırı oyun, aşırı içki, aşırı iş, aşırı spor, aşırı uyuşturucu madde, aşırı uyarıcı madde, aşırı kumar, aşırı sosyalleşme, aşırı ekrana bakma… Kısaca duyguları ile başa çıkamayan sayısı, başa çıkabilenden fazla, sadece bunlardan birkaç tanesine insanlar fazladan yükleniyor. Yiyecekleri kullanarak duyguları ile başa çıkmaya çalışanlar da bu hedef gruplardan biri.

Beslenmeyle kurulan ilişki doğum anı itibariyle başlıyor. Bir izolasyon içerisinde değil, dünya denen ürkütücü yerdeki (insan bilmediğinden korkar) yaşıyor olmanın felaketi ile başlar hem de. Felaket dedim çünkü o ilk yıllarımızı hatırlasaydık herhalde hepimiz “İyi ölmeden bugünlere geldik” derdik. Gerçekten öleceğimizden değil, ama insan bebeği olmak öyle bir şey. Neyse, ben her gün ölüm kalım mücadelesi verdiğini zanneden bir bedenin içerisinde, bedenimin bir yerinde beni na-memnun hissettiren bir duyum aldığımda dönüp omzumu emerek bu rahatsızlığımı giderebileceğim sandığım bir cehalet dönemindeyim. Acıkınca omzunu emmeye çalışmaktan bahsediyorum. Ve bu cehalet döneminde rahatlamaya sıklıkla eşlik eden bir olay daha var, MAMA. İster annemi emiyorum, ister kaşıkla yiyorum, ister köşede bir şey kemiriyorum, fark etmez. Bir şey yediğimde ben daha az kötü olduğumu fark ediyorum. O zaman demek ki,

Kural 1: Kendini kötü hissettiğin zaman yiyecekleri dene, sana iyi hissettirebiliyorlar.

Başka bir senaryo deneyelim. Çok deli dolu bir kardeşim var, annem sürekli onun peşinde koşturuyor, kaç defa başı belaya girdi zaten. Ben tabi annemin benle o kadar ilgilenmemesini içerliyorum ama olgun davranmalıyım. Bazen yalnız olgunluk o çocuk bedenime sığamıyor ve kardeşim yetmezmiş gibi bir de ben başlıyorum ağlamaya! Bugün annem yine benim sevdiğim yemeği yapmadı diye ağlıyorum. Annem yılgın ve üzgün bir sesle bana bakıp “Güzel kızım, bari sen yardımcı ol bana. Bak yemezsen çok üzülürüm.” diyor.

Kural 2: İnsanları mutlu etmek için yemeliyim!

Ömrümüz boyunca bu tip kurallardan bir kokteyl oluşturabiliriz yiyecekler ve duygularımız arasındaki ilişki konusunda.

Kural 3: Canım sıkıldığında bir şeyler yersem can sıkıntım azalır.
Kural 4: Canımın çektiği bir şeyi yemezsem, ortaya çıkacak sıkıntıya tahammül edemeyebilirim.
Kural 5: İstediğim şeyi yemeyi hak ediyorum sonuçta hak ettiğim başka hiçbir şey olmuyor.
Kural 6: Zihnimin içindeki karmaşaya dayanamayacağım, yemek yersem o esnada susar, rahat ederim.
Kural 7: İçimdeki boşluk hissi her yanımı kaplayarak beni yutacak gibi ve bu terörden kurtulduğum nadir anlardan biri tıka basa yemek yemek.
Kural 8: İyi hissetmeyi hak etmiyorum, güzel görünmeyi hak etmiyorum, acı çekene kadar yiyerek cezalandırılmayı hak ediyorum.

Aniden sertleşti kurallar değil mi? Ama güvenin bana, eğer son kurallar size hitap etmiyorsa abarttığımı düşünmeyin. Eğer size hitap ettiğini ve “Kardelen tam da böyle gerçekten” gibi bir şeyi düşünüyorsanız o zaman sandığınız kadar yalnız değilsiniz. Sandığınız kadar nadir de değil bu kurallar. Bu kurallara sahip insanlarla ilgili gördüğüm en yaygın şey: Ne kadar istisnai bir biçimde kusurlu olduğunu zannetmeleri. Ama bu bir zannetme, “sanrı” bir yerde gerçekten, bu acılar çok müstakbel yaşanır, dışarı çıkartılınca bir kısmı buharlaşıp gider.

Yemek yemek olmadığında

Burası gerçekten insanın tek başına çözmesi için çok kör bir alan. Ne demek yemek yemek olmadığında? Ne demek yemeyi başka bir şeyin yerine koymak?

Mesela kanser olup tedavi sürecince çok kilo veren ve sonra ölen bir akraba var. Zayıflık ve ölüm zihinde gitti aynı klasöre kondu. Şimdi benim ne zaman ölüm kaygım tetiklense, kendimi yemek yerken bulabilirim. Bu bildiğimiz bedensel kaygıyı dindirmek için olan duygusal yemeden daha da derinde bir yerde kurulmuş bir ilişki. Ben bizatihi Azrail’e kafa tutuyorum aklımca zayıflamayarak.

Mesela büyüklerim beni tembihledi, çıtıpıtı uslu bir kız olmazsam yalnız kalırım. Ama böyle demediler tabi canım. “Bak bilmemneye, 35 yaşında, evlenmedi o hiç değil mi? Aynen o da yıllardır kilo vermeyi deniyor ama yok.” ya da mesela ergenliğe geçmeden hemen önce, çocukluktan da hemen sonra, bir boy atmaya vermiştir vücut kendini. Hatta benim gibiyseniz Osgood-Schlatter olmuştur dizleriniz. O çocukluk kiloları boya gidince, ergenlik yağlanması da gelmeden hemen önce “Kızıma bak be ne güzel genç kız oluyorsun! Çok canlar yakacak benim kızım” olur, ama sonra kadın vücudu hormonlarının devreye girmesiyle birlikte yağlanmalar başlar ve “Kızım dikkat et bak kilo alıyorsun.” olur. Hatta “Bak genç yaşta alırsan sonra vermesi de çok zor olur.” dendi mi, felaket. Benim evde kalıp kalmayacağımı belleyen şey lisedeki bedenim olacak, acilen bir çözüm bulmam lazım!

Böyle böyle kapsanma, ait olma, değer görme, saygı görme, unutulmama, işitilme, bir amaç uğruna yaşıyor olma gibi gibi isteklerimizi, ihtiyaçlarımızı yiyecekler vesilesiyle karşılamaya çalıştığımız karmakarışık bir ormanda kaybolabiliriz.

Şunu mutlaka vurguluyorum, birinin akrabası kanserden öldü diye, babası “Güzel kızım” dedi diye, mutlaka bunlar olmaz. Ama zaten araba kullanan herkes de araba kazasında ölmüyor.

Yiyemeyen yiyici nasıl biri?

Ben yiyemeyen yiyiciyim. Bireysel görüşmelerimde hiçbir zaman gizlediğim bir şey değildir. Ancak bu profilde ilan ettiğim bir şey değildi (@hiperaktifbirisi ‘nde paylaştım). Çünkü biz insan mahlukatında şöyle bir sorun var: Ötekinin acısına özenmek. Ve bu yüzden madalyonun tek tarafındaki acıya odaklandım. Ancak bir hafızalarınızı tararsanız, webinarlarda vs. özellikle, asla izin vermedim “Ay ne güzel yiyemiyor” özenmesinin yaşanmasına. “Ay ne güzel deli mutlu, hastaneye yatıracaklar farkında bile değil. Ben çok farkındayım diye mutsuzum” demek ne kadar saçmaysa bu da o kadar…

Nasıldır yiyemeyen biri peki?

Zaten insanların %40’ının iştahı kaçıyor yoğun duygusal bir sıkıntı halinde (istirham ediyorum “keşke ben de” demeyin.) onun da iştahı kaçar morali bozulunca.
Muhtemelen kendini bildi bileli her doktorlar ona kilo almasını söylüyordur.
Çocukluğu, gençliği: çırpı bacak, ne o öyle çöp gibisin, rüzgarda uçmuyor musun sen aman sıkı tutun ehi ehi, gibi sataşmalarla geçmiştir.
Kilo alamadığı için çocuk görünümden çıkamamış, küçük göstermiş, ciddiye alınmamıştır.
Enerjisinin yetmediği, tansiyonunun düştüğü, kafasının basmadığı dönemler olmuştur.
Vücuduna giren üç beş lokmanın hesabını yapıp, umarım yeterlidir diye endişe etmiştir.

Üstelik zorbalığa uğramış şişmanların (şişman nötr bir kelimedir) da zorbalık hedefi haline gelmiş, sesini çıkaramamıştır.

Kafka’dan bir alıntı ile bitireceğim
“Çünkü yemekten zevk aldığım bir yemeği bulamadım henüz. Eğer bulsaydım, inanın bana, bu kadar gürültü kopmayacaktı. Tıpkı siz ve diğerleri gibi tıka basa yerdim.”

Yiyemeyen yiyiciden bahsederken anoreksik semptomları atlamayı seçtim. Anoreksiya nervoza mental rahatsızlıklar arasında ölüm oranı en yüksek olan olması da sebebiyle sanki benim yazımdan bir menfaat bulunabilirmiş fikrini dahi vermek istemem. Lütfen doktora gidin, önce doktora gidin. Güvendiğiniz bir psikiyatr yok ise bana yazın (email), ben benim güvendiklerimi yazarım, belki onlara güvenirsiniz.

Diğer Konular
Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.